logo

“Boğazımdaki Yumrular”…

Bazı aşklar vardır, anlatılır ama yazılamaz… Ayser Özbulut hem yaşayıp hem yazanlardan… Bodrum’da yaşayan Ayser Özbulut, ilk kitabında öylesine bir aşkı kaleme almıştı işte… Sevdasının peşinden terörün kol gezdiği topraklara gözünü bile kırpmadan giden ve hayatının en zor yıllarını yaşayıp, bir de onları ölümsüzleştiren cesur bir kadının aşkıydı bu… “Boğazımdaki Yumrular”… Sınırdaki hayatları ve artık ‘sıradan’laşan ölümleri anlatıyordu Özbulut… Ve sonra “Yüzlerce Ben” ile başka türlü girdi hayatımıza… Bu kez içsel bir yolculuğa çıkarıyor okurlarını… Yine kendine has üslubu ve sıcaklığıyla hayatınızın kılcal damarlarına giriyor…

Bodrum’a jandarma komutanının eşi olarak gelen, Devlet Hastanesi’nde ve Zeki Müren Müzesi’nde yöneticilik yapan, emekli olduktan sonra ise Bodrum’da yaşamını sürdürmeye devam eden Ayser Özbulut’un son derece sıra dışı yaşam tanıklıkları ve hayranlık uyandıran bir kalemi var… Kitaplarını okumaktan ve kendisiyle söyleşmekten inanılmaz keyif aldım. Adını mutlaka duymuşsunuzdur ama ben O’nu tıpkı benim gibi biraz daha yakından tanımanızı istedim.

İlk kitabınız Boğazımdaki Yumrular, hakikaten okuyanın boğazında düğümlenen bir kitap… Bu kitabın hikayesi nedir?

“Boğazımdaki Yumrular” bir roman… 2015 yılı sonunda çıktı ve yakın zamanda ikinci baskıyı yaptı. Doğu ve Güneydoğu’da yaşanmış olayların gerçek hikayesini anlattım bu kitabımda. Bir asker eşi gözüyle teröre bakış diyebilirsiniz… Kadın gözüyle ama… 90’lı yıllarda bir asker eşi olarak yaşadıklarımı kaleme aldım. Ve yazdıklarımı kaybolmuş hayatlara ithaf ettim. Yakın tarihte yaşananları anlatan bir kitap. Aslında hala yaşanan şeyler… Hiçbir şey bitmiş değil ne yazık ki. Bir anlamda tarihe not düşmek istedim diyebilirim. Yalnızca isimleri değiştirdim. Ve bir aşk hikayesi içinde anlattım olayları…

Sizi yaşadıklarınızı yazma konusunda harekete geçiren hangi olaydı?

Bu kitap, Hakkari’de yaşadığım bir olayın ardından verdiğim bir söz üzerine yazıldı. Komutan eşi olduğum için bir şehidimizin eşine o acı haberi vermek durumunda kaldım. Korkunç bir andı. Hakkari’de bir apartman dairesinde geçti olay. Sadece şehidin silah arkadaşlarının eşleri vardı. Kıyamet koptu. Ama o çığlıklarımızı kimse duymadı. O gün kucağımda ağlayan kadına bir söz verdim: “Bir gün sesimizi birilerine duyuracağım” dedim. Sonra oturdum bu kitabı yazdım.

O yıllarda yaşadığınız ve hiç unutamadığınız bir olayı paylaşır mısınız bizimle?

Eşimle ilk atamamız Kars’a olmuştu. Iğdır Komando Bölük Komutanı idi kendisi. Ben de hastanede çalışıyordum. Zor yıllardı… Akşam mum ışığında yaşadığımız, kalın perdelerle pencereleri örttüğümüz bir dönemdi. Oğlum 2 yaşındaydı. Evdeyken çok ciddi bir terör saldırısına maruz kaldık. Bir apartman dairesindeydik. Askerlerin hepsi aynı apartmanda yaşıyordu. Roketatarlarla saldırıya uğradık. Biz oğlumla oradan sağ çıktık. Korkunç bir tecrübeydi.

Kitabınız 2015’te yayınlandı. Neden bu kadar uzun sürdü kitabı çıkarmak?

Çünkü ben o sırada devlet memuruydum. Kitabı yayınlayamadım. 2015’te sosyal medyada yazdığım yazılar bir yayınevinin dikkatini çekmiş. Benimle iletişime geçip, yazım tekniğimi beğendiklerini söylediler. Kitap yazmamı istediler. “Kitabım hazır” dedim ben de. Okudular, üç gün sonra sözleşme imzaladılar. 45 gün sonra da kitabı yayımladılar. Yazar olma macerası böyle başladı.

Bodrum’da Nuran Yüksel gibi kadın yazar arkadaşlarınızla 3K söyleşileri yapıyorsunuz. Neler anlatıyorsunuz bu söyleşilerde?

Ben, 3K söyleşilerinde “Boğazımdaki Yumrular” kitabımdan alıntılar yapıyorum. Drama olarak anlatıyorum… Bunu yaparken kişisel gelişim eğitim tekniklerini kullanıyorum. İnsanlar benim anlattıklarımı zihinlerinde canlandırıyorlar. Olayın içinde hissediyorlar kendilerini. Çok ilginç tepkiler alıyorum ve ilginç sorularla karşılaşıyorum.

Tüm yazarları yazmaya iten bir sebep vardır… Sizin sebebiniz ne?

Yazmak, kendimi ifade edebilmemin en güzel yolu. Hayat felsefem bu. Önceden beri şiirler, küçük denemeler yazardım. Eğitim hayatımda da minik ödüller getirmiştir o yazılar bana. Günümü de yazmayı severim ben. İç döküş gibi. Günlük gibi değil ama… Yaşadığım iyi ve kötü şeyleri aktarıyorum. Bu beni rahatlatıyor. Sonuçta da bir öykü çıkıyor ortaya.

Gelelim “Yüzlerce Ben”e… İkinci kitap ilkinden çok farklı… 

Yüzlerce Ben, kişisel gelişim ağırlıklı bir öykü kitabı. Kişisel gelişim ama dikte eden bir yanı yok. Kendi tecrübelerimi ve araştırmalarımı yazdım. Yeditepe ve Ege üniversitelerinden aldığım eğitimler doğrultusunda kaleme aldım. Ama öykü modunda yazıldı. Kendi şiirlerimle de olayları destekledim.

Kendinizi mi anlattınız bu kitapta?

İçinde ben de varım. Ama ben değilim. Çünkü her insan başka türlü tepki verir her olaya. Hepimizin düştüğü bir son durum vardır. Kendini kötü hissettiği, çıkılmaz bir noktada olduğunu düşündüğü anlar vardır. İşte orası son değildir. “Yüzlerce Ben”, onun aslında bir başlangıç olduğunu anlatır. Çünkü her sonun yeni bir başlangıcı vardır. Bir insanın kendi kendini iyileştirmeye yönelik yolculuğu diyebiliriz bu kitaba.

Bu kitaptaki karaktere bir isim vermemişsiniz. Neden?

Okuyan her insanın karaktere kendini yerleştirmesi adına… Ben ve Ben yolu diye bir seçenek sunuyorum insanlara. Kendinizle her şeyi konuşabilirsiniz. Çünkü bir insan ancak kendisine dürüst olabilir. En iyi şekilde kendi kendisine anlatabilir. Bir insanın aynayla olan sohbetleriyle kendini nasıl geliştirdiğini okuyoruz bu kitapta. Bana çok iyi gelir aynayla konuşmak. Küçüklüğümden beri yaparım bunu.  Buradaki karakterimiz de bunu yapıyor. Aynayla sohbet ediyor. Hayatının önünde tercihler var. Yaşaması ya da yaşamaması gereken şeyler var. Okurken “Evet bu duyguyu da yaşadım” diyebiliyorsunuz. Yani her okuyan kendisinden bir şeyler bulabiliyor kitapta. O yüzden de karaktere bir isim vermemeyi tercih ettim.

Kişisel gelişim eğitimlerinizi sadece yazarak mı paylaşıyorsunuz insanlarla? Bunun dışında enerji çalışmaları gibi şeyler yapıyor musunuz?

Kişisel gelişim üzerine söyleşiler yapıyorum. Bodrum’daki Akçaalan Kütüphanesi’nde Kadınca Sohbetler adı altında gönüllü olarak sürdürdüğüm bir proje var. ÇYDD’nin yönlendirmesiyle 7 kez yaptım bunu. O bölgede yaşayan kadınların sorunları ile ilgileniyorum. 10 kişilik bir grubum var orada. Seri bir çalışma gibi düşünün. Bodrum’da ihtiyacı olan, şiddet gören, işsizlikten ya da sağlık sorunlarından muzdarip insanlar da var. Onları iyileştirmek için yapıyorum bu çalışmayı. Gönüllü bir iş.

Bodrum’da şiddet mağduru bir kadın kitlesi mi var?

Elbette. Ben kadın ve çocuklar konusunda hassasım. Anadolu’nun bir çok yerinde yaşadığım için tanıklıklarım oldu. Burada da çok üzücü şeyler yaşanıyor. Büyükşehirlerin varoş semtleri gibi yerleşim alanları var Bodrum’da. Ve gerçekten yardıma ihtiyaçları olduğunu görüyorum. Elimden gelenin en iyisini yapmaya, onlara destek olmaya çalışıyorum.

Şu anda Bodrum’da yaşıyorsunuz. Ama Bodrum maceranız çok önce başladı bildiğim kadarıyla… Anlatır mısınız biraz?

Ben hem anestezi hem de işletme eğitimi aldım. Hastane yöneticiliği yaptım. Bodrum’da da Devlet Hastanesi’nin yöneticiliğini üstlendim. 2000 ve 2005 yılları arasındaydı… Daha sonra bakanlık değiştirdim. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesine geçtim. Bu dönemde de 7 yıl boyunca Bodrum Zeki Müren Müzesi yöneticiliğini yaptım. Kısacası 2000 yılından bu yana Bodrum’da yaşıyorum.

Eş durumundan geldiniz ama değil mi?

Evet. Eşimin tayini Hakkari’den Bodrum’a çıktı. Bodrum Jandarma Komutanıydı kendisi. Burada yaşadığımız o dönemi “Boğazımdaki Yumrular” kitabımda da anlattım. Eşimin  askerliği sorgulamaya başladığı bir dönemdi…Bir jandarma komando subayının, Bodrum’da askerliği sorgulaması ve bu sürecin onu istifa noktasına getirmesi… Çok sevdiği mesleğinden vazgeçmesi. Kitabımda eşimin yaşadığı bu süreci de anlattım.

Bodrum sizin için ne ifade ediyor?

Benim için çok özel Bodrum. Rize’nin Fındıklı ilçesinde, bir sahil kasabasında doğdum ve büyüdüm. 13 yaşında ayrılmak durumunda kaldım. Emekli olunca bir sahil kasabasında yaşamak istiyordum. Hem küçük olsun, hem de içinde her şey olsun. Deniz kokusu alayım. Uzun yürüyüşler yapayım sahilde. Eşimin istifası denk geldi ve Bodrum’a yerleşme kararı aldık. İkimiz de çok seviyoruz Bodrum’u. Bir oğlum var. Hayatımız çok güzel gidiyor.

Toplumsal duyarlılığı olan bir kadın yazar olarak siyasete girmeyi düşünüyor musunuz?

Hayır. Siyaseti sevmiyorum. Yazar olarak toplumsal siyaset yapıyorum ama. İnsani duygulara yönelik, kadına yönelik bir siyaset.

Hedefiniz nedir? 

İyi yazdığımı düşünüyorum. Türkiye’nin her bölgesinde yaşadım diyebilirim. Hem okudum, hem çalıştım. Amatörce araştırmalar yapardım yaşadığım yerlerde. Merak ediyordum çünkü. Halk oyunlarını, kültürlerini araştırıyordum. Gelenekleri, geçmişleri, yemek kültürleri… Bunları da birileriyle paylaşmak istiyordum. Hedefim bu paylaşımı çoğaltmak. Hedefim daha çok yazmak. Yazarak yaşamak…

İlham aldığınız bir yazar var mı?

İlham almak demeyelim, okuduğum yazarlar var. Yazarken okumuyorum ama ben. Onların etkisi altında kalmak istemiyorum çünkü. Özgün olamayacağımı düşünüyorum. Ama bazı yazarları çok severim. Zülfü Livaneli’yi çok severek okurum. Ayşe Kulin’in bir çok kitabını okudum. Yüzde 60’ını beğendim. Paulo Coelho hayran olduğum yazardır. İlk çıktığında okurum tüm kitaplarını… Amin Maalouf çok beğendiğim bir yazar… Daha adını sayamayacağım pek çok isim var.

Yeni bir kitap var mı ufukta?

Var. Ama ismi yok şu anda. Günümüzde yaşanmış olaylarla ilgili bir araştırmayı roman haline getiriyorum.  Çok çarpıcı bir konu.  Çok da ses getireceğine inanıyorum. Kurgusu devam ediyor. Sanırım bir yıl sonra çıkabilir. Ama içeriğe dair bilgi vermek istemiyorum. Sürpriz olsun.

Bodrumageldik.com

Share
#

SENDE YORUM YAZ

9+3 = ?

gaziantep escort