Skylopolis: Alkış Çavuşlarının ve Feodal Ağaların Hikâyesi
(12. yüzyıldan günümüze sarkan bir karanlık masal)
Bir zamanlar, doğuya bakan bir dağın eteğinde kurulmuştu Skylopolis.
Denizi vardı, ama kokuyordu.
Toprağı verimliydi, ama susuzdu.
Halkı akıllıydı, ama susturulmuştu.
Bu şehir, 12. yüzyılda feodal ağalar tarafından yönetiliyordu.
Ağalar, köyleri, kasabaları, hatta çeşmeleri bile babalarının malı sanırdı.
Onların gözünde halk, sadece vergi kaynağıydı.
Yollar yapılmaz, çeşmeler akmaz, ama sofralar şaraptan eksik olmazdı.
Fakat ağaların bir sorunu vardı: Siyaseti hiç anlamazlardı.
Siyaseti iş bilmek sanırlardı ama bilmezlerdi.
Yönetmeyi plan yapmak değil, ganimet paylaşmak sanırlardı.
Kimi ağalar inatla “Halkı dinlemem” derdi,
Kimi ağalar ise halkı duymamayı, “yüksek yönetim kabiliyeti” sanırdı.
İşte tam bu dönemde, zamanın derinliklerinden tuhaf bir topluluk geldi şehre.
Adlarına Alkış Çavuşları deniyordu.
15. ve 16. yüzyıllardan çıkıp gelen bu çavuşlar,
görev bilinciyle değil, alkış sesiyle yaşarlardı.
Ne kadar yüksek alkış o kadar rütbe…
Görevleri basitti:
Ne olursa olsun, ağaları alkışla!
— Şehir çökmüş? Alkış!
— Kanalizasyon denize akıyor? Bravooo!
— Sular patlamış, evler susuz? Şahane icraat beyim!
Her şeyi halktan gizlemek de onların işiydi.
Tıpkı bir perde gibi, şehri yönetenlerin yanlışlarını örtmek için sahneye çıkarlardı.
Ve halk?
Halk, bu tiyatroya bilet almamıştı ama zorla oturtulmuştu en ön sıraya.
Zamanla Skylopolis’in halkı bazı şeyleri fark etti:
Şehir lağım kokuyordu ama “gül bahçesi” diye lanse ediliyordu.
Musluktan su akmıyordu ama “bereket var” deniyordu.
Elektrik kesiliyordu ama “karanlık, ruhun aydınlanmasıdır” diye kitapçık dağıtılıyordu.
Bir gün biri cesaret edip dedi ki:
“Bu işler böyle gitmez! Siyaset bu değil, yönetmek bu değil!”
Alkış Çavuşları hemen harekete geçti.
“Bu adam halkı bölüyor!” dediler.
“Birliğimize zarar veriyor!”
“Şehrimizi küçük düşürüyor!”
Ve ardından yine: ALKIŞ!
Ağalar da mestti tabii…
Her yanlışlarının ardından gelen bu müthiş takdir,
onlara gerçek sandıkları bir sahte başarı hissi veriyordu.
Ve böylece…
Yüzyıllar boyunca Skylopolis aynı karanlıkta döndü durdu.
Halk unutuldu.
Çocuklar lağım kokusu içinde büyüdü.
Ama her gün bir şey değişmeden devam etti:
Alkış.
Çünkü Skylopolis’te doğruyu söyleyen, hain sayılırdı.
Hizmeti soran, huzursuzluk yaratırdı.
Ve düşünmek, zaten “gereksiz lüks” sayılırdı…
Ama belki bir gün…
Bir çocuk, o çürümüş alkışların arasından kalkıp
“Bu oyunda seyirci değilim artık!” der.
İşte o zaman, Skylopolis gerçek anlamda değişir.
Ama o güne kadar…
Alkışlar bol, su yok.
Şarap çok, hizmet yok.
Ve feodal ağalar hâlâ, kendi başarısızlıklarını alkışlatmaya devam ediyor…
Velhasılı Dostum, Skylopolis Tarihçesi unutulmuş halkın hafızasıdır…
Gökten düşen üç elmanın üçü de okuyucumun hakkıdır. Biri okuması, biri araştırması biri de düşünmesine yardımcı…
Haydi selametle…
Bodrum Haber