
Ateşten Gömlekten Mevsimlik Cekete: Siyasi Geçişler Ne Anlama Geliyor?
Bir dönem bu ülkede siyasetçinin bir duruşu, bir davası, ülke için bir hayali olurdu. Bunu net bilirdiniz. Bülent Ecevit başka bir dünyanın insanıydı, Necmettin Erbakan başka bir dünyanın… Ama ikisinin de bir çizgisi vardı. Çünkü “dava” dedikleri şey bugünkü gibi gerektiğinde çıkarılıp değiştirilen siyasi bir kombin değildi.
Bülent Ecevit’in bir sabah kalkıp sağ fraksiyondan bir partiye geçtiğini düşünmek bugün bile bizim hayalimize sığmaz. Benzer bir durumu Necmettin Erbakan için de sol tandanslı bir parti ile düşünebilir miydiniz? Mümkün değildi! Çünkü ilkeler, ideolojiler, mücadelesini verdiğiniz dava bir defa üzerinize giyildi mi bir daha çıkmaz. Zaten bu yüzden adına “ateşten gömlek” denmişti. Bu isimler için siyaset bir amaç değil, inandıkları bir dünya nizamının aracıydı. Dolayısıyla gömlek yaktığında bile çıkarılmazdı; çünkü o deriyle bütünleşmişti. Öyle ya; kolay taşınan, işimize gelmedi mi değiştirilen bir şey olsa adı zaten “mevsimlik ceket” olurdu.
Bugüne devam etmeden önce Türk siyaseti için önemi tartışılmaz iki liderden bahsetmişken bir paragraf daha açmak lazım…
Sonra bugüne döneceğim.
1974 koalisyonunu hatırlar mısınız?
Bülent Ecevit (CHP) ve Necmettin Erbakan (MSP) bir araya gelerek bir hükümet kurmuştu. Yani aslında o dönemde “olmaz” denilen şey olmuş; solun lideri ile siyasal İslam’ın lideri el sıkışmıştı.
Ancak bir farkla: Onlar bu el sıkışmayı kimliklerini terk ederek değil, kendi çizgilerinden ödün vermeden, bir ülke meselesi (Kıbrıs gibi) için yapmışlardı. Bugün etraf ateş çemberiyken, siyasi geçişlerde kullanılan dilin ülkemizde birliği mi yoksa ayrımcılığı mı desteklediği sorusunun yanıtını ise okuyucularımın takdirine bırakıyorum.
Geldik dünden bugüne…
Dünün en sert sağcısı bugün sol jargonuyla konuşuyor. Dünün teşkilat mensubu bugün örgüt romantizmi yapıyor. Üstelik bunu yaparken insan biraz olsun geçmiş cümlelerinden rahatsız olur diye bekliyorsunuz; ama yok. Sanki yıllardır aynı mahallede oturuyormuş rahatlığıyla verilen tebessümlü pozlar, beni benden alıyor. Bazen de ağlanacak halimize gülerken buluyorum kendimi.
Bu bana hep şunu düşündürüyor: Düşünün ki yedi göbekten Kayserilisiniz. Kayseri’nin suyunu içmiş, ekmeğin tadını Kayseri’den bilmişsiniz. Sonra bir sabah çıkıp: “Bitti artık Kayserili olma durumum, ben artık bundan böyle Muşluyum” diyorsunuz. Biz, halk olarak bu “hayırlı olsun”a katılamıyoruz!
Neden? Çünkü mesele Muş değil; insan başka bir şehri sevebilir ama geçmişini inkâr ederek yeni bir kimlik satın alamaz! Kayserili kalıp Muş’a hizmet etmek değerlidir. Ama bir gecede “Ben zaten içten içe hep Muşluydum” noktasına geçince iş değer zemininden, eder zeminine kayıyor. Üzgünüm; “aidiyet” kelimesi, asırlardır transfer edilebilenler arasında yer bulamadı bu dünyada!
Tüm bunlar olup biterken her ne hikmetse seçmen pek hesaba katılmıyor. Ancak en büyük hata da burada yapılıyor. Seçmen bugün belki ses çıkarmaz ama hafızasına yazar. Bu geçişlerin uzun vadede siyaset kurumuna olan güveni ağır hasara uğrattığı aşikâr. Bu durum partilerin sayısal toplamını belki değiştirmez ama güven hususunda verdiği alarm, siyaset bilimi için açık bir uyarıdır.
Medyada durum farklı mı?
Hiç değil. Bazı ekran yorumcularını izlerken insan şunu düşünüyor: Işık hangi taraftan geliyorsa fikir de oraya dönüyor. Oysa yanar döner meyve tabağı olur da, fikir ve duruş o tabağa sığmaz! Düşünsene; dilimlenmiş fikir, üstüne serpilmiş duruş ile yanıp dönerek masada yer kapma telaşında! Oysa fikir namusu, ışık sönünce de aynı şeyi söyleyebilmeyi gerektirir.
Toplumun medyadan da siyasetten de beklentisi çok basit: Tutarlılık, hafıza ve samimiyet.
Çünkü insanlar fikir değişimine değil, geçmişini hiç yaşamamış gibi davranılmasına itiraz ediyor. Üstelik parti değiştirmek, sadece bir tabela değişikliği değildir; bazen ilke değiştirmek, mevcut duruşu terk etmek ve önceki ideallerinden vazgeçmektir.
Ve galiba çağın en büyük sorusu şu: Şimdikilerin gerçekten toplumsal bir davası, bir ideali var mı? Varsa açıklayabilirlerse aklımızın bulanıklığı dağılır, çok seviniriz. Yoksa dert sadece güncel konumları mı?
Ancak iğneyi biraz da kendimize batıralım: Siyasetçi bu ceketleri bu kadar kolay değiştiriyorsa, bizlerin bu “gardırop değişimlerini” stratejik bir deha gibi alkışlamamızın ya da sessizce kabullenmemizin payı yok mu? Yarının ataları olan bizlerin gelecek mirasında neler yer alacak; mana mı, madde mi? Değer mi, eder mi? Yoksa sadece rüzgara göre alınan o eğreti denge mi?
Belki de bugün atılan her adımda bunu sormanın, sorgulamanın ve hatırlamanın vakti gelmiştir.
Haydi selametle…