DOLAR
8,5125
EURO
10,2743
ALTIN
499,36
BIST
1.441

    Ali Rıza Sayse’nin Ardından…

    Ali Rıza Sayse’nin Ardından…

    Çok sevdiğim bir arkadaşımı dün kaybettim. İzmir, Çeşme yerel gazetesinde yazardı. Son yazısını sizlerle paylaşmak istedi ;

    Yazı platformu olarak hastane köşelerini mesken tutmağa başladım. Bu da tabiatın bana yaptığı değişik bir azizlik.
    Velhasıl rahatsızlığım 15 gündür üst boyutlara tırmanıyor.

    Bu kez bu yazımı 11.kattan karalıyorum. Yine küçücük cep telefonuma.

    ŞEKER VAR, YAĞ VAR, UN VAR AMA

    “Kendi değerlerini koruyamayan ve kullanamayan insanlar özgür değillerdir” anlamında bir söz işitmiştim. Doğru söze ne denir?

    Düşünüyorum da ülkemizin mutfağında şeker var, yağ var, un var. O halde neden helva yapılamıyor? Son yıllarda güzel ve yalnız ülkemizin sorunları -çok eski zamana uzanan, öncesiz birikimimize rağmen- giderek artıyor. Âdeta bir yazboz tahtası haline çevrildik. Bir helva bile yapamıyoruz.

    Pekiyi, şu ağzımıza lâyık helvayı nasıl karabiliriz? Yâni ülkemizin sorunlarını nasıl çözebiliriz? Aklıma hemen geliverenler:

    *Milli ekonomi modeli ile çözebiliriz.
    *Sosyal ve milli devlet projeleriyle çözebiliriz.
    *Özellikle Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Cumhuriyet’i kuranların amaçladığı, bir fikre körü körüne saplanmamış, arayıp soran, eleştiren bağımsız kafalar yetiştirerek çözebiliriz.

    Biliyorum hepimiz buna inanıyoruz, millet de buna inanıyor. Ancak daha yüksek sesle konuşmaya, daha çok sorumluluk almaya ihtiyaç var.

    İtiraf edelim. Millet olarak helvanın kokusuna bile hasret kaldık.

    Bütün eğitimciler bilir: Bir öğrenci, sorunun çözümünü bilmiyorsa, ona ne kadar fırsat verirseniz verin, öğrenci o sorunun altından kalkamaz.

    Geçmiş yılları düşünüyorum. Eğitimli, okumuş, aydın insanlarımızın  parmakla sayıldığı yıllar. Yeterli başarı için konularının uzmanı olan yetişmişlere şiddetle ihtiyacımız olan yıllar.

    Her hangi bir kimsenin toplumdaki durumunu, yerini, kazandığı saygınlığı, makamını, yâni statüyü korumak için değil; fakat gelişmek için, yeni buluşlar için, ülkeyi daha ileriye götürmek için varını yoğunu feda eden insanlara ihtiyacımız olan yıllar.

    Ve Cumhuriyet devrimleri ile şahlanan, Köy Enstitüleri ile ete kemiğe bürünen bir eğitim sistemi ile birlikte, orta tahsilli bir yurttaşın bile her konuda bilgi sahibi olduğu, irfan dolu yıllar. Ardından kapattırılan (!) Köy Enstitüleri. Heyhat!

    Ya günümüz? Yoruma gerek yok. 2.Dünya Savaşı sırasında gözleri görmeyen bir yurttaş Neyzen Tevfik’e sormuş: “Üstadım dünyanın hâlini nasıl görüyorsunuz?”

    Neyzen, “Karanlık” dememiş de: ”gördüğün gibi evlâdım…” yanıtını vermiş âma (görme engelli)yurttaşa.

    Haksızlık etmeyelim… Türk’ün adını dünyaya duyuran eğitimli insanlarımız, gurur kaynaklarımız var. Ama yeterli mi?
    Hele sermayenin bir bölümü cehâletin emrinde ise. Kutsal dinimizi ticarete âlet edenler, terlemeden para kazanıyorlar ise. Buna karşın mürekkep yalamışlar zeki, ahlâklı ve akıllı birçok vatandaş işsiz ve açıkta ise.

    Çok iyi biliniyor; Türkiye güçlenirse, okumuşluk oranı artarsa, bazıları için tehlike çanları çalmağa başlayacaktır. Bu yüzden küresel kapitalizmin emrinde bir elleri balda, diğer elleri yağda bir takım güçler, varlıklarını sürdürebiliyorlar.

    Özellikle beyinleri yapılandırılmış (!) bir toplumu özgürleştirmeye çalışmak, sömürü düzeninden kurtarmak kolay değil ama, en iyisi Mustafa Kemal Atatürk’ün veciz sözlerine sığınmak ve güç almak:

    “Umutsuz durum yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiç bir zaman umudumu yitirmedim.”

    Not: geçen hafta geçirdiğim kalp krizi nedeniyle hâlen dinlencem, konuşma yasağım devam ediyor. Özür diliyorum.
    Tek tesellim 11, kattan nefis bir manzara eşliğinde

    Ali Rıza Saysen