T24.com.tr / Serdar Gündoğ
Yanılıyor olamam, cumhuriyetin en önemli ve hayati olarak görülen seçimlerine sadece 15 gün kalmışken bile yüklenen anlam kadar olağanüstü bir heyecan dalgasının ülkeyi sardığını söylemek pek mümkün değil.
Anketlerin bütünü değerlendirildiğinde de karşımıza çıkan tablo gösteriyor ki; yanılmadığımı düşünmekte pek haksız değilim.
Kimlik siyasetini rakibin elinde oyuncak olmaktan çıkaran Kemal Kılıçdaroğlu, kendince en önemli hamlelerini yaptığı halde bu açıklamalarından tahrik olup lehte bir yönelim gösteren yığınlardan söz etmek de çok zor.
Aylar önce açıkçası bir anlam veremediğimiz başörtüsü hamlesi, sonra “Ben Kemal, Aleviyim…” çıkışı ya da ‘bir Kürt sorunu varlığının kabulü’ olarak anlaşılan sözlerinin, adaylığına yönelik algıyı olumlu ya da olumsuz bir değerlendirme yapılabilecek kadar değiştirip değiştirmediğini anlamak da öyle.
Fakat şunu da konuşmamız gerekir, son paylaşımları ne kadar ilgi ve beğeniyle karşılansa da görülen o ki; kimlik üzerinden yapılan ayrıştırıcı söylemlere, var olan; algılara – yargılara karşı ‘hey soluk benizli, biz dostuz’ türünden politikalar üretmek, öyle bir çırpıda yapılan video filmleriyle hemencecik halledilecek bir iş değil.
Hele ki uzun bir süredir iktidar partisi ve oluşturduğu ittifakın paydaşları olan partilerin, milli ve dini duygular üzerinden kendisi gibi olmayan, düşünmeyen kitlelere karşı yürüttüğü ötekileştirici kampanya ve ürettiği söylemler ile toplumun ayrıştırılması devam ederken…
İşin ilginç yanı, baş aşağı giden bir ekonomi ve 10 ilimizdeki deprem felaketinin öncesi ve sonrasındaki korkunç bilançoda iktidarın taşıdığı sorumluluğa rağmen muhalefet lehine; ne cumhurbaşkanı adayı adına ne de mecliste sayısal çoğunluğun sağlanacağı yönünde açık ara bir durum hali hâlâ yok gibi.
Cumhuriyetin ikinci yüzyıla devreden bakiyesi; kimlik siyaseti sorunsalı, yeni yüzyılda tamamen haklar ve özgürlükler esasına dayalı bir anayasa ile toplumsal barışa kalıcı bir formül üretebilir.
Bir şey daha var konuşmamız gereken; Kılıçdaroğlu‘nun bu hamlesi ile süreç, ikinci yüzyılda kanımca ‘yurtta barış’ kavramının anlamı üzerinde daha çok yoğunlaşmak ve felsefesini anlamak-anlatmak üzerine yeni bir dönemi tartışmaya açacak.
Tüm bu yaşananları değerlendirdiğimizde her şeye rağmen bundan sonraki has kurmayları Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu‘nu da yanına alan dersini çalışmış-çalışan bir Kılıçdaroğlu görmek kesin bir dille memnuniyet verici.
O nedenle kimlik siyasetinin şifrelerine dikkat çeken ve iktidarın toplumun DNA’sıyla kimlik temelinde oynanmasına Alevilik ve Kürtler üzerinden topla karışık müdahale ederek ayakta kalan muhalefet bloğunun adayı Kemal Kılıçdaroğlu‘nu gerçekten kutlamak gerekir.
Evet, şu satırlara kadar gelenler için söyleyeyim, sessizliğinizden aynı seçim heyecansızlığını ben de yaşatıyor gibiyim değil mi?
O zaman biraz Türkiye İşçi Partisi konuşmaya ne dersiniz?
Bence grup kuramadıkları halde süre alma çabalarına ve süre aldıkları her durumda meclis kürsüsünde sizin de orada olup birer Ahmed Arif şiiri okur gibi söylemek istediklerinizi çatır çatır ‘fırsatçının, fesatçının, hayının’ suratına söyledikleri için sevdiniz onları.
Ve uzun zamandır konuşulmayan, rafa kaldırılan dönemin genel geçer muhafazakâr söylemleri yerine solun erdemlerini hatırlattıkları için de sevdiniz.
Bir de şunu yaptılar, birçok direnişçiyi ve de sözü olan, kitlelerde coşku yaratacak, onları heyecanlandıracak adayları toplumun önüne koydular ve onları milletin meclisinde gerçekten halkı temsil edebilecek birer seçenek olarak sundular sizlere.
“Bir oy Kılıçdaroğlu’na, bir oy TiP’e” söylemi bu nedenle oturmuş gibi görünüyor.
TİP‘e olan bu ilgiden, Yeşil Sol‘dan daha çok Cumhuriyet Halk Partisi’nin şikayetçi görünüyor olmasını anlıyorum.
Bunun sayılamayacak kadar nedeni var, ben birkaçını şu şekilde formüle edebilirim:
Öncelikle çok kez yazdığım gibi bir buçuk yıl önce Cumhuriyet Halk Partisi, erken seçim olacağı bahanesiyle ilçe – il kongrelerini yapmayarak parti tabanı ile genel merkez arasında bir güven problemi oluşmasına neden oldu.
Bunu bildiğim kadarıyla Türkiye’de yapmayan tek partinin yılmaz demokrasi savunucu Cumhuriyet Halk Partisi olması ne üzücü değil mi?
Tek adam iktidarını eleştirdiği anti demokratik merkezi anlayışın bir modeli de aslında kongreleri ertelemek suretiyle CHP’nin kendisi olmuş oldu.
Diğer bir konu, 14 Mayıs seçimleri sonrasında artık kongrelerden kaçamayacak olan ve bu nedenle güç kaybı yaşamak istemeyen örgüt yöneticilerinin parti içi rekabeti gözeterek milletvekili sıralamasını buna göre yapmaları…
CHP listelerinde bu seçim sürecine ivme kazandıracak partiden güç alan değil de partiye güç katacak ve aynı zamanda kitleler üzerinde seçim heyecanı yaratabilecek kaç isim sayabilirsiniz?
Sarsıcı ve halkın değişim isteğini temsil eden ve o denli kalbimizi titretecek bir aday profili gördüğümü söylemeyi sizin gibi ben de çok isterdim.
Hatırlayanlar olacaktır, ‘Çok Güzel Hareketler’ parodilerinde epeyce gördük; sonunda bir sehpa ya da sandalyenin üstüne çıkıp bir itirafa soyunur oyuncu ve bu itiraf toplumun kendisine tutulan bir ayna gibi sonuç verir ve o çıkış, kişiyi değil içinde yaşadığı, bir parçası olduğu toplumu mahcup eder, utandırır…
Bizde olduğu gibi sözde milli-manevi duygu tacirlerinin hakim olduğu toplumlar, bir günahkar arar ve bulduğunu sandığında onun üzerinden tüm ayıplarını yıkamak, arınmak isterler…
Ta ki kendisiyle yüzleşeceği gün gelene kadar…
Velhasıl benim şahsi düşüncem adalet yürüyüşünden günümüze kadar, kimlik siyaseti ile yapılan değersizleştirme ataklarına verdiği yanıtlar dahil aldığı inisiyatif ve riske bakıldığında görece adı üzerinden taraflı tarafsız yapılan siyasi başarısızlık algısına son vermiştir Kemal Kılıçdaroğlu.
Başarı onu bekliyor…
Türkiye İşçi Partisi ise kimlik üzerinden değil yurttaşlık aidiyeti ile bu canım ülkeye bağlı insanların sınıf mücadelesi üzerinden yaptığı siyaset ile ikinci yüzyıla bakiye bırakmadan Türkiye solunun ve halkının kalbini çalmıştır…
Ne yapsaydım yani, hiç aşktan söz etmeden mi bitirseydim yazımı…