Muğla’da Her Şey Var, Yerel Hariç!
Muğlalıların şehri yönetenlere sitem defteri kabardı…
Tiyatrocu Mehmet Topbaş’ın haklı isyanı bu yazının ilham kaynağıdır. Kendisine bu yürekli çıkışı için teşekkür ederek başlayalım. Ancak altını çizelim: Bu yazı kimseyi hedef almak için değil; yerel aidiyet ve temsil meselesini, halkın dile getirdiği eleştiriler üzerinden sorgulamak için kaleme alınmıştır.
Çünkü tam da bu zamanda, yerelin sesine kulak vermek yarınlar için ön açıcı olabilir.
Şehir Yönetiminde Yeni Kolaylıklar Kılavuzu
Halkın sosyal medyada, yerel basında dile getirdiği notlara bakalım:
Bu şehirde özel kalem dışarıdan gelir.
Demek ki şehirde istihdam sorunu yoktur.
Yıllardır burada yetişen iletişim fakültesi mezunları, kamu yönetimi okuyan gençler…
Muhtemelen fazla yereldirler.
Bu şehirde okuyup, bu şehre hizmet etme hayali kuran gençler bir süre sonra kendini yabancı hissedip başka şehirlere gider.
Kimsenin sesi çıkmaz.
Bürokrasi biraz da sirkülasyondur denir.
Giden gider, gelen gelir.
Aidiyet zaten resmi bir kriter değildir.
Bu şehri planlamak için burada büyümek gerekmez.
Uzun yıllar yaşamış olmak da şart değildir.
Dört yıl üniversite okumak, bir kentin hafızasını anlamaya yeter sayılır.
Mahalle kültürü, geçmiş dengeler, eski tartışmalar…
Bunlar ayrıntıdır.
Belediye meclisinde yer almak için de derin bir şehir bağı aranmaz.
Yılda birkaç gün Muğla’da bulunmuş olmak kâfidir.
Bir de isminiz Ankara ya da İstanbul’dan biliniyorsa…
Gerisi zaten detaydır.
Şehir kendi kendini idare eder.
Ağaç kendi kararını verir, trafik kendi yolunu bulur, halk kendi derdini çözer.
Yeter ki siz adresinizi kaybetmeyin.
Özel günler gelir, programlar yapılır.
Afişler basılır.
Şarkıcı, tiyatrocu, akademisyen… Hep dışarıdan isimler.
Yerelde üretenler ise sistematik biçimde davet listelerinin dışında kalır.
“Neden?” sorusu ise çoğu zaman cevapsızdır.
Bir şehir kendi insanını seyirciye dönüştürürse ne olur?
Üreten kenarda kalırsa üretim azalır.
Bunun farkında mıyız?
Esnaf da dertli.
Festival ve şenliklerde dışarıdan gelen satıcıların çoğalmasından şikâyetçi.
“Bal, tereyağı yetmedi, şimdi iç giyim bile dışarıdan geliyor” diyorlar.
Zaten işler kesat.
Esnaf intiharlarının konuşulduğu bir şehirde bu rekabet daha da ağır geliyor.
Bir yurttaş pazarda şöyle diyor:
“Karadenizlilerin pazarı pahalıydı ama Ankara, İstanbul, İzmir’den gelenler daha uygun. Bayramlıkları buradan aldık.”
Pazar esnafı bile dışarıdan geliyorsa…
Promosyonuyla, sloganıyla “Muğlaspor’a destek” de ekleniyorsa…
Bir şehir kendi takımını yaşatmaya yetmedi mi diye sormak düşmez mi?
Bu tablo sadece belediyede mi?
Hayır.
Siyasi parti kongrelerinde de aynı eleştiri tekrar eder:
“Yerelde emek verenlerin sesi duyulmadı. Genel merkez yerele sağır kaldı.”
Bu cümle neden sürekli yeniden kuruluyor?
Derdim dağdan geleni kovmak değil.
Misafire kapı kapatmak hiç değil.
Ama bizim kültürde misafir baş tacıdır; evin sahibinin yerine geçmez.
Mesele paylaşmaksa adalet gerekir.
Mesele temsiliyet ise denge gerekir.
Bir soru daha:
Bu şehirle ilgili en cesur eleştirileri neden çoğu zaman şehir dışından gelen kalemler yazıyor?
Yerelde muhalefet neden bu kadar sessiz?
Velhasıl…
Bunlar modern yönetim teknikleri midir?
Yerelin yavaşlığına karşı merkezin hızı mı tercih edilmektedir?
Şehir dönüşüyor belki.
Ama kimle birlikte?
Tanıdık olanın karmaşıklığı yerine uzaktan bakmanın netliği mi seçiliyor?
Niyet kimseyi incitmek değil.
Tabloyu bütünüyle görmek.
Elbette her tercihin bir gerekçesi vardır.
Ama gerekçeler açıklanmadığında sitem büyür.
Yok saymak yüksek sesle yapılmaz.
Sessizce olur.
Listelerde olmazsınız.
Davetlerde adınız geçmez.
Kararlarda fikriniz sorulmaz.
Sonra bir gün şehir sorar:
“Neden kimse gönülden sahiplenmiyor?”
Cevap aslında çok yakın:
Sahiplenmek için önce ait hissetmek gerekir.
Bu da takvim etkinliği değildir.
Kayda geçsin:
Sokakta Muğlalı diyor ki,
“Muğlalı için Muğla’da yaşamak zor.”
Duyalım bu sesi.
Peki sizce?
Haklılar mı, haksızlar mı?
Haydi selametle…