Gitmek mi Zor, Kalmak mı?
Seçim biter.
Sandıklar açılır.
Millet iradesini beyan eder.
Mührü basar, emaneti teslim eder.
Kimi “altı ok” der, kimi “ampul”…
Kimi cumhuriyetin değerlerine sarılır, kimi iktidarın gücüne.
Tercihtir, saygı duyulur.
Ama…
Siz hiç, tarlasına buğday ekip de sabah kalktığında “ben artık mısırım” diyen başak gördünüz mü?
Siyasette oluyor.
Neymiş?
“Hizmet için” geçmiş.
“İmkanlar kısıtlı” imiş.
Hadi canım sende!
Millet sana o oyu, “imkan bulamazsan dükkanı devret” diye mi verdi?
Gitmek en kolaydır.
Bir imza, bir alkış, bir tebrik.
Ama giderken yanında neyi götürürsün?
Sana inanan binlerce insanın umudunu.
Ve en önemlisi…
Aynaya baktığında göreceğin o eski “seni”.
Peki, ya kalmak?
Sanılıyor ki; kalmak sadece iktidar sopasına eyvallah etmemektir.
Değil.
Asıl zor olan, o çatının altında kalıp, o çatının yanlışlarına da ortak görünmektir.
Kendi partinin basiretsizliğine, halktan kopuk politikalarına, o bitmek bilmeyen koltuk kavgalarına rıza göstermektir.
Yani aslında…
Gitmek bir nevi “firar” ise;
Yanlışa rağmen kalmak, bir nevi “esaret”tir.
Seçmen sorar:
“Ben sana oy verdim ama, senin partin benim hassasiyetimi neden görmüyor?”
İşte o an, belediye başkanı için kriz başlar.
Yukarıdaki genel merkez siyasetiyle, aşağıdaki sokağın gerçeği çarpışır.
Eğer partin milletle inatlaşıyorsa ve sen hala oradaysan;
Sadece baskıya direnmiş olmazsın.
O yanlışın günah galerisine de adını yazdırırsın.
Giden; yolunu kaybeder.
Yanlışta kalan; özünü kaybeder.
Zordur bu topraklarda “dik” durmak.
Çünkü bazen rüzgar dışarıdan eser, bazen fırtına içeriden kopar.
Ve sen her iki durumda da, o fırtınanın ortasında sırılsıklam kalırsın.
Siyaset bir omurga işidir.
Ama o omurga, sadece dışarıya karşı değil; içeriye karşı da “eğilmemeyi” gerektirir.
Nokta.