Türkiye siyasetinde gerçekten çok duygusal, bir o kadar da paradoksal günlerden geçiyoruz. Özellikle ana muhalefet cephesinde öyle fedakâr, öyle korumacı, öyle “anaç” bir ruh hâli var ki insan bazen gözleri dolarak izliyor. En çok da iktidara karşı…
Normal şartlarda ne beklersiniz?
Ekonomik kriz büyümüş, vatandaş geçinemiyor, kiralar uzaya çıkmış, emekli maaşı market arabasının yarısını dolduramıyor. Haliyle iktidar ciddi bir güven kaybı yaşıyor.
Bu tabloda muhalefet ne yapar?
Bastırır, yüklenir, alternatif üretir ve topluma o güveni verir.
Ama bizim ana muhalefet başka bir yol seçti. Adeta: “Canım iktidarım… Sen zaten çok yoruldun. Bir de ben yük olmayayım sana…” psikolojisine girdi. Öyle bir performans sergileniyor ki insan bazen ana muhalefetin gizli görevle iktidarı ayakta tutmaya çalıştığını düşünüyor.
Toksik Ama Kopamayan İlişki
Çeyrek asırdır kurulmuş çok özel bir denge var sonuçta. Biri iktidar, diğeri “iktidar olabilecekmiş gibi duran ana muhalefet…” Ne güzel düzen! Biri konuşuyor, öteki tepki veriyor, sonra herkes yerel seçimden genel seçime kadar birbirine kızıp tekrar aynı koltuk düzenine oturuyor.
Sanki yıllardır süren toksik ama kopamayan bir siyasi ilişki. Bazen gerçekten şu hissiyat oluşuyor: Ana muhalefet içinden biri çıkıp iktidara şöyle diyecek: “Sen yoksan benim ana muhalefet oluşumun ne anlamı kalır?”
Ve tam iktidarın ekonomik kriz yüzünden tökezlediği dönemde… Ana muhalefet öyle bir iç kavga çıkardı ki iktidar muhtemelen evde çekirdek çitleyerek gelişmeleri izliyordur. Çünkü ülkede ilk kez muhalefet, iktidarı eleştirmek yerine kendi kendini imha etmeye karar verdi. Hem de premium paketle. Üstelik diğer muhalif partiler de bu düzene tamamen tepkisiz…
Şaibe Premium Paketi ve “Tüy Sıklet” Siyaset
Her gün yeni kayıt, yeni iddia, yeni şaibe, yeni belediye dosyası… Üstelik bu tabloyu oluşturanların önemli kısmı yıllarca “Hak, hukuk, adalet!” diye slogan atan isimler.
Şimdi bakıyorsunuz; hukuk var ama rakibe, şeffaflık var ama cam filmi seviyesinde, ahlak var ama seçim broşüründe. Belgeler, videolar, itiraflar konuşuyor ama en az konuşanlar sorumlular. Çünkü bizde siyasi etik belediyelerin bisiklet yolu gibi: Projede var ama şehirde gören yok.
İşin daha da şiirsel tarafı, içlerinden bir kısmının zaten çoktan iktidara rozet takarak geçmiş olması. Bir kısmı hâlâ kapıda sıra olmuş durumda. Ama orada da hayat acımasız tabii. Çünkü siyasetin de bir sıklet hesabı var. Siyasi kantara çıkınca sonuç: “Tüy sıklet.”
İktidar da artık herkesi kabul etmiyor, adeta şöyle diyor: “Karnı tok olanı ağırlaması zordur…” Bence belediye başkanları iktidar önünde kuyruk olmaktan artık vazgeçsin. Tüy sıklet kabulü bitmiş. Kapı duvar! Ama duvara çarpmak serbest ve bedava. Kaç kez tekrarlamak ispatını anlamana yeterli olacaksa o kadar devam edebilirsin.
Siyaset hafızası mahalle bakkalı gibidir: Veresiye defterini unutmaz.
Bu var ya, tam küsmüş sevgili psikolojisi.
Zaten akıl fikir anca oraya çalışıyor. Yapılmış iş az, dikilmiş heykel çok. Hatta gözümde şöyle bir sahne canlanıyor: Bir heykelin önünde bir siyasetçi, iktidara sesleniyor: “Beni niye dışladın? Ben sana yıllarca karşı çıktım ama içten içe hep seni düşündüm…” Trajik mi? Evet. Komik mi? O da evet. Çünkü memlekette siyaset artık ideolojiden çok duygusal bağımlılık ilişkisine dönüştü.
Ama hayatın güzel tarafı şu:
Siyaset uzun bir yol. Bugün kibirle yürüyenlerin yarın düşünmeye bolca vakti oluyor. Çünkü koltuk gider, makam gider, koruma gider, mikrofon kapanır… Geriye insanın kendi sesi kalır.
Madalyonun İki Yüzü: Umut Yorgunluğu Nereye Çıkar?
Halk artık “İktidar yoruldu belki… Ama muhalefet de umut olmaktan çoktan yorulmuş gibi…” diyor.
Peki, toplumun iliğine kadar işleyen bu “umut yorgunluğu” bizi nereye götürür? Önümüzde iki yol var gibi görünse de aslında bu iki yol birbirini besleyen ve kısır bir döngü yaratan madalyonun iki yüzü.
İlk istasyon, derin bir apolitikleşme dalgası. Sistemden ve önümüze düşen şaibe paketlerinden usanan kitleler, “Nasılsa ne yapsak değişmiyor” diyerek kendi kabuğuna çekiliyor. Sandıktan uzaklaşan bu küskünlük, ironik bir şekilde statükonun tam da aradığı konfor alanını büyütüyor. Meydan yine o eski nakaratları tekrarlayan aktörlere kalıyor.
Ancak madalyonun diğer yüzü tam da bu sessizlikte saklı. Toplumun bir kesiminde biriken o yoğun bıkkınlık ve çaresizlik, aslında ezber bozan, tamamen yeni ve organik bir çıkış yolunun toprağını demliyor. Yani apolitikleşme kalıcı bir durak değil; halkın yeni bir alternatif gelip kapıyı çalana kadar sığındığı geçici bir “ara istasyon” hâline geliyor. Kısacası bıkkınlık apolitikleşmeyi doğuruyor; apolitikleşmenin yarattığı o büyük boşluk ise en sonunda yepyeni bir dalgayı tetikliyor.
Siyaset doğası gereği boşluk kaldırmaz. Mevcut aktörler alanı kuruttuğunda, halk bir süre kabuğuna çekilse de ilk fırsatta o kurak topraktan taze bir filizin çıkmasını bekler. Önemli olan, o yeni gelecek filizin de zamanla sistemin çarklarına kapılıp “reçel olmaya” evrilmeyecek bir karakter ve sağlamlıkla ortaya çıkabilmesi…
Yani azizim, sen sen ol,
Umudu kesme yurdundan…
Haydi selametle…