Rantullah Efendi Hazretlerinin Beytuzun’daki Hikâyesi
Masal anlatacağım size. Evet, masal. Bu aralar seviyorum masal anlatmayı.
Yer: Beytuzun.
Yok öyle haritalarda falan aramayın. Orası özel bir yer. Kayıtlarda adı geçmez. Ama her seçimde sonuç çıkar.
Nüfusu bilinmez. Ancak her konuşmada adı geçer.
İşte orada, yıllar önce bir sabah…
Bir zat-ı muhterem kalktı ve “Ben yöneteceğim” dedi.
Kendisini kimse tanımıyordu. Mahallenin bakkalı, “Ben bunun çocukluğunu bilmem,” dedi. Mahallenin öğretmeni , “Ben böyle bir nüfus kaydı görmedim,” dedi.
Ne hikmetse bir gün birdenbire, her taşın üstünde onun adı yazıldı.
Her dükkânın camında onun sureti…
Her sokakta onun sözü yankılandı.
Seçilmedi.
Tayin edilmedi.
Getirildi.
Köyün yolları bozuktu.
Köyün çeşmesi kuruydu.
Köyün harmanı yanık, pazarı durgundu.
Ama Efendi Bey’in taşlara kazınmış bir sözü vardı:
“Su gelmedi ama gönüller serin tutuldu.”
Çeşmeden su akmazdı, ama meydanda heykeller parlar, köylünün çamura batmış ayağına çare bulunmazdı, yalnız Efendi’nin her hareketi dilden dile pelesenk olurdu.
Köylü “Ekin kurudu,” dedi.
Cevap geldi:
“Kuruyan toprak, sadakatle yeşerir.”
Makamı vardı Efendi’nin.
Makamın içinde yalnızca iki kitap vardı. O, okumaz sadece yazardı.
Biri ince.
Adı: Sadakat Defteri.
Kim ne zaman alkışladıysa, hangi gün selam durduysa, o yazılırdı.
Diğeri kalın.
Adı: Günah Rulosu.
Kim gözünü devirdiyse, kim çay içerken yanlışlıkla homurdandıysa, not alınırdı.
Bir köylü dedi ki:
“Çeşmelerden hâlâ su akmıyor.”
Ertesi gün:
“Köyü değiştirildi.”
Başka biri dedi ki:
“Adalet istiyoruz.”
Cevap geldi:
“Önce sadakat.”
Yargıçlar “Suç yok,” dedi.
Nafile, Efendi’nin kalbi vardı.
Yalnızca kendi attığında haklıydı.
Her eleştiriye tek cevap vardı:
“Fitne.”
Her soruya tek gerekçe:
“Üst makamlar engelledi.”
Her yanlışın sorumlusu:
Ya bir eski çalışan…
Ya da “dış diyarlar.”
Halk dedi ki:
“Bu köy yönetilmiyor.”
Haklıydılar!
Çünkü bu köy yönetilmiyordu.
Bu köy adeta yayına hazırlanıyordu.
Efendi’nin bir yetimin başını okşadığı tasvir her meydandaydı.
O yetim açtı.
Lakin fotoğrafı netti. Bu Efendi’nin hazirununa yeterdi.
Eleştiren düşmandı.
Soru soran hain.
Kendi gibi düşünmeyen?
Sabote ediyordu.
Zaman geçti.
Yağmur yağmadı.
Toprak çatladı.
Çeşme hâlâ suskundu.
İşte o gün meydana bir heykel daha dikildi. Efendi hazretlerinin heykeliydi.
Efendi o taşın üzerine şöyle yazdırdı:
“Ben size görünürlük verdim.”
Halk dedi ki:
“Biz hizmet istedik.”
Cevap geldi:
“Ben size hikâye verdim.”
Bakın burası önemli:
Efendi, sadece bir kişi değildi.
Bir dönem zihniyetiydi.
Bir rejim refleksiydi.
Bir ezberdi.
Sürekli “halk” diyerek konuşan, halk konuştuğundaysa kulak tıkayan bir düzenin simgesiydi.
Sonra ne oldu biliyor musunuz?
Bir gün, köy halkı aynaya baktı ve dedi ki:
“Bu anlatılan bizim başımıza gelmiş olabilir mi?”
Masal burada bitti.
Masalsa bile,
hangi ülkede, hangi zamanda geçtiği belirsizse bile,
bu hikâyede herkes kendini bir yere koyabiliyorsa…
O zaman bu masal değil,
olsa olsa tecrübe olur.
Tarihse, masallarla değil, tecrübeyle yazılır. Her yazar biraz da vakanüvistir.
Haydi selametle…
https://bodrumhaber.com