Önce Yatağını Sonra Kendini Topla

Kendimizi yorgun, bitkin, halsiz, umutsuz ve güçsüz hissediyorsak bunun iki sebebi vardır: Ya zihnimizi yönetemiyoruzdur ya da yeterli yakıt almıyoruzdur.

İnsan bedeninin yakıtı da yediğimiz, içtiğimiz şeylerin karışımından ibarettir. Eğer düzenli ve dengeli beslenmiyorsak yakıt almıyoruz demektir. Yakıt almıyorsak hareket edemeyiz, fazla ileri gidemeyiz, hatta ayakta bile duramayız.

Gerçek bir iyileşme ve dönüşüm için önce bu yakıt sorununu düzeltmekten başlamamız gerekiyor.

Yediklerimiz ve içtiklerimiz sadece midemizi değil, zihnimizi de besler.

Sonra güçlü bir zihin inşa etmemiz gerekiyor. Dışarıdaki etkenlerden tamamen bağımsız, sadece kendisinden onay alan, dışarıdaki söz ve eylemlerden etkilenmeyen bir zihin…

Anlamsız biçimde aynı döngülerde dönen konuşmalardan, insanlardan, eylem ve davranışlardan uzaklaşmamız da çok önemlidir.

Aynı senaryoyu defalarca yazmanın ve oynamanın hiç kimseye faydası olmaz.

Bu sadece yorar, yıpratır ve bizi hiçbir zaman gerçekleşmeyecek hayalî bir beklentiye sokar.

Zihnimizi acilen sessizleştirmemiz gerekiyor. Bu, en acil eylem planımız olmalı.

Bu; çalışmayalım, eve kapanalım, kimselerle görüşmeyelim demek değildir. Bizi beslemeyen, bize hiçbir faydası olmayan gereksiz gürültüden ve lüzumsuz insan kalabalığından uzaklaşalım demektir.

Unutmayalım! Hayatın çok fazla aktiviteye değil, amaçlı ve anlamlı bir niyete ihtiyacı var.

Bazen bizi mutsuz eden, değersiz hissettiren bütün insanları ve olayları, tıpkı binalar gibi yıkıp yeni bir benlik inşa etmemiz gerekiyor.

Şehirlerden hiçbir farkımız yok aslında. Bizler de onlar gibiyiz.

Bazen şehirlerde olduğu gibi bizde de depremler olur. Yıkılırız, dağılırız, yerle bir oluruz. Hislerimizi, sevdiklerimizi, değerlerimizi, hatta kişiliklerimizi bile kaybedebiliriz.

Sallanan binalarda yaşamak ne kadar riskliyse aynı şekilde sarsılmış bir zihinde yaşamak da o kadar riskli ve tehlikelidir.

Böyle durumlarda, nasıl yıkılan binalar yeniden inşa ediliyorsa bizim de kendimizi yeniden inşa etmemiz ve onarmamız gerekiyor.

Yıkık dökük bir zihinde yaşamak ile temeli sarsılmış, kolonları çökmüş bir binada yaşamak aynı şeydir.

Bir amacımız olmalı.

Bu, başlangıç için karar verici olur ve işleri kolaylaştırır. Bunu yaparken bir şeyi unutmamamız gerekiyor: Bunu hayranlık uyandırmak, egomuzu tatmin etmek ya da başkalarından takdir almak için değil, sadece kendimiz için yapmalıyız.

Bunları bir amaç için yapmayacaksak hiç zahmete girmeyelim. Çünkü uzun vadede bir işe yaramaz. Bir gün muhakkak başladığımız yere geri döneriz.

Ama yaptıklarımız bir amaç içinse işte bu, gerçek dönüşümdür.

Kendimize şunu da soralım:

En ufak bir rüzgârdan etkilenip savrulanlardan mı olacağız, yoksa fırtınanın ta kendisi mi olacağız?

Cevabınız fırtına ise devam edelim.

Dışarıdaki her şeyle yüzleşmeden içeriden güçlenemeyiz. Acı mı çekmemiz gerekiyor? Çekelim. Hayal kırıklığı mı yaşadık? Kabul edelim.

Yaşadığımız hiçbir şeyi inkâr etmeyelim. Yüzleşelim…

Dünyadan birkaç saat önce uyanalım hep. Ama bahsettiğim şey uyku değil; tutumdan, davranıştan ve harekete geçmekten bahsediyorum.

Tutum ve davranışlarımızı gündelik alışkanlıklar hâline getirelim.

Disiplin olmadan dönüşüm olmaz.

Değişimin büyük adımlara değil; küçük ama tutarlı ve istikrarlı adımlara ihtiyacı vardır.

Güçlü ve sarsılmaz bir zihin yaratmak için seçeneklere, olasılıklara sığınamayız. Hiçbirimizin o lüksü yok. Bu bir zorunluluktur. Bunu hayalperest zihnimizin keyfine bırakamayız.

Dönüşüm sadece zihinde olmaz. Bedenimizin de buna eşlik etmesi gerekiyor. Alıştığı rutinleri değiştirmemiz gerekiyor. Değişime o da eşlik etmeli.

Bize yalan söylemeyecek tek yakınımız bedenimizdir.

Eğer kendimizi hâlâ yorgun, halsiz ve bitkin hissediyorsak bir şeyleri eksik ya da yanlış yapıyoruz demektir. Bedenimize karşı iyi bir dinleyici olalım. O, her zaman doğruyu söyler.

Hiçbir şeyden kaçmamalıyız.

Kaçtığımız her şey bir gün muhakkak tekrar yakalar bizi.

Geçmişte çok kaçan biri olarak bunu çok iyi biliyorum.

Pes etmek üzere olduğumuz anlarda kendimize hep soralım:

Hayatta mı kalmak istiyoruz, yoksa hayatımıza yön vermek mi?

Bu ikisi çok farklı şeyler.

Seyirciler arasında oturup başkalarının hayatımıza yön vermesini mi izleyeceğiz, yoksa başrolde oynayıp kendi hayatımızı yönetmek mi istiyoruz?

Hangisini yapmak istiyoruz?

Hangisi daha çok yakışır bize?

Bunu kendimize en yüksek sesle soralım.

Zihnimiz bir kale gibidir. Anahtarı bizde değil de başkasındaysa bize saldırmalarına bile gerek yoktur. Düşünceleri ve tek bir cümleleriyle bile o kaleyi de bizi de yerle bir edebilirler.

Eğer başkaları hayatımızı yönlendiriyorsa hepimiz birer seyirciyiz. Bir dizi izler gibi kendi hayatlarımızı izler dururuz.

Başrolde biz varsak hayatımızı sadece biz yönetiyoruzdur. Bu defa başkaları bizi izler.

Hangisini tercih ediyoruz?

Sabahımızı nasıl karşılarsak günümüz öyle geçer. O sabah uyanmak bile istemiyor olabiliriz. Ama uyanalım ve o yatağı toplayalım. Bu bizi harekete geçirir, ileriye iter.

Gerçek dönüşüm; küçük ama istikrarlı, sürekli tekrarlanan eylemlerle gerçekleşir.

Attığımız adımların büyük ya da mükemmel olmasına gerek yok. Yeter ki bir adım atalım. Bunu düzenli şekilde yaparsak gerisi zaten gelecektir.

Dönüşüm bir isyan eylemidir. Yıllara, alışkanlıklara ve bağımlılıklara karşı bir ayaklanmadır.

Şimdi bahanelere mi sığınalım, yoksa ayağa kalkıp savaşalım mı?

Ben savaşmayı seçiyorum.

Benimleyseniz, siz de savaşmayı tercih ediyorsanız bir sonraki köşe yazımı bekleyin.

Daha yeni başladık. Birlikte çok daha güçleneceğiz.

ETİKETLER:
Yazarın Diğer Yazıları
05.08.2026