
“Fakir Yunan adaları Türk parasıyla ayakta tutuluyor” diyen Yaycı: “Vatandaşa ‘Yunan adalarına gitme’ demek yetmez. Kendi ülkemizde daha kaliteli ve makul fiyatlı tatil imkanını yaratmalıyız.”
Bodrum’da “Mavi Vatan” kavramının fikir öncülerinden emekli Tümamiral Cihat Yaycı Paşa ile bodrumhaber.com için özel, keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.
Bir zamanlar deniziyle, insanıyla, sokaklarıyla, balıkçısıyla, esnafıyla ve kendine özgü hayatıyla anılan bir kent.
Bugün ise başka bir soruyla karşı karşıya:
Bodrum kimin?
Kendi kentinde denize girmek için ücret ödemek zorunda kalan vatandaşın mı?
Artan kiralar nedeniyle Bodrum’da yaşayamayan öğretmenin, doktorun, polisin, turizm çalışanının mı?
Yaz aylarında altyapısı alarm veren bir kentin sakininin mi?
Yoksa giderek büyüyen turizm ekonomisinin mi?
Bu soruları, “Mavi Vatan” kavramının fikir öncülerinden emekli Tümamiral Cihat Yaycı Paşa’ya sorduk.
Yanıtları, Bodrum tartışmasını turizm fiyatlarının çok ötesine taşıyor.
Yaycı’ya göre mesele yalnızca pahalı tatil değil.
Mesele, Türkiye’nin kendi kıyılarıyla kurduğu ilişki.
“MAVİ VATAN SADECE HARİTADAKİ DENİZ DEĞİL”
Yaycı Paşa’ya göre Mavi Vatan’ı yalnızca deniz yetki alanlarının askeri ve hukuki olarak korunmasına indirgemek büyük bir eksiklik.
Çünkü Mavi Vatan aynı zamanda Türk milletinin denizle kurduğu ekonomik, kültürel ve sosyal bağ.
Ve bu bağın ilk şartı çok basit:
Vatandaş kendi denizine ulaşabilmeli.
Bodrum’da yaşayan bir vatandaşın ücretsiz ve nitelikli bir kıyı alanı bulmakta zorlanmasının üzerinde önemle durulması gerektiğini söyleyen Yaycı, kıyıların hukuken kamunun ortak kullanımında olduğuna dikkat çekiyor.
Ancak yüksek ücretler, işletmelerin yoğunluğu ve fiili erişim engelleri nedeniyle vatandaşın denizle temasının giderek zorlaştığını belirtiyor.
Ve belki de röportajın en önemli cümlesini kuruyor:
“Halkın denizden uzaklaştırıldığı bir yerde Mavi Vatan bilincinin toplumsallaşmasını bekleyemeyiz.”
Başka bir ifadeyle:
Denizi millete anlatmadan önce denizi millete açmak gerekiyor.
“FAKİR YUNAN ADALARI TÜRK PARASIYLA AYAKTA TUTULUYOR”
Bodrum’un karşı kıyısında başka bir tablo var.
Türk vatandaşları feribotlarla Kos’a, Rodos’a, Simi’ye gidiyor.
Bodrum’da tatilin maliyeti arttıkça, karşı kıyıdaki adalar Türk turist için alternatif haline geliyor.
Yaycı Paşa burada kapıda vize uygulamasının özellikle ekonomik boyutuna dikkat çekiyor.
Uygulamanın Yunanistan’ın tamamında serbest dolaşım sağlamadığını, Türkiye kıyılarına yakın ve Türk turistin harcamasına ihtiyaç duyan belirli adalarla sınırlı olduğunu vurguluyor.
Ardından oldukça sert bir tespit geliyor:
“Fakir Yunan adaları Türk parasıyla ayakta tutuluyor.”
Ancak Yaycı’nın yaklaşımı “Vatandaş Yunan adalarına gitmesin” noktasında değil.
Tam tersine, vatandaşın seyahat özgürlüğüne karşı olmadığını söylüyor.
Asıl sorunun Türkiye’nin kendi turizm merkezlerinde olduğunu belirtiyor:
Vatandaşa gitme demek yerine, vatandaşın gitmek istemeyeceği bir fiyat-kalite dengesini Türkiye’de kurmak.
“BODRUM’UN SU SORUNU GÜVENLİK SORUNUDUR”
Bodrum’un su kesintileri, kanalizasyon problemleri, patlayan boruları ve trafik sıkışıklığı da Yaycı’nın değerlendirmesinde farklı bir boyut kazanıyor.
Çünkü ona göre altyapı yalnızca belediyecilik meselesi değil.
Yaz aylarında trafik nedeniyle ambulansın, itfaiyenin veya güvenlik birimlerinin olay yerine zamanında ulaşamaması doğrudan bir güvenlik ve kriz yönetimi sorunu.
Su, enerji, ulaşım ve haberleşme altyapısının aynı zamanda afet yönetiminin temel unsurları olduğunu hatırlatıyor.
Bu nedenle Bodrum’un resmi nüfus üzerinden planlanmasını yetersiz buluyor.
“Bodrum’un altyapısı, resmi nüfusa göre değil yaz ve kış aylarındaki gerçek nüfus hareketliliği dikkate alınarak yeniden planlanmalıdır.”
Yani mesele kaç kişinin nüfus kâğıdında Bodrum’da göründüğü değil.
Kaç kişinin aynı anda Bodrum’da yaşadığı.
“BODRUM’U BODRUM YAPAN OTELLER DEĞİL, İNSANLARIDIR”
Bodrum’un en büyük sorunlarından biri artık yalnızca turistin nerede kalacağı değil.
Çalışanın nerede yaşayacağı.
Yaycı Paşa, doktorun, öğretmenin, polisin, askerin, memurun, belediye çalışanının ve turizm emekçisinin yüksek kiralar nedeniyle Bodrum dışında yaşamak zorunda kalmasını ciddi bir sosyal ve idari sorun olarak değerlendiriyor.
Çünkü çalışan kentten uzaklaştıkça hizmet düzeni de bozuluyor.
Ama kaybolan yalnızca çalışan nüfus değil.
Mahalle kültürü, geleneksel esnaflık, balıkçılık, tarım ve kentin sosyal hafızası da giderek zayıflıyor.
Yaycı’nın cümlesi net:
“Bodrum’u değerli yapan yalnızca denizi ve otelleri değildir. Bodrum’u Bodrum yapan, orada yaşayan ve kentin hafızasını taşıyan insanlardır.”
Bu durumda soru yeniden karşımıza çıkıyor:
Bodrum turisti ağırlarken Bodrumluyu dışarı gönderirse geriye ne kalır?
AYA NİKOLA TARTIŞMASI: “ÖNCELİKLER KAMUOYUNA AÇIKLANMALI”
Yaycı Paşa’ya Bodrum Belediyesi’nin gündemindeki Aya Nikola Kilisesi projesini de sorduk.
Burada da tartışmayı doğrudan kamu yararı ve öncelik sıralaması üzerinden ele alıyor.
Mevcut ve ayakta bulunan tarihi bir yapının korunmasıyla ortadan kalkmış bir dini yapının yeniden meydana getirilmesinin aynı şey olmadığını belirtiyor.
Bodrum halkının su, altyapı, barınma ve kıyıya erişim sorunları yaşadığı bir dönemde belediyenin kaynak ve öncelik sıralamasının kamuoyuna açık biçimde anlatılması gerektiğini söylüyor.
Ardından karşılıklılık ilkesini gündeme getiriyor:
“Yunanistan’da yakılmış veya ortadan kaldırılmış bir cami aynı hassasiyetle yeniden inşa edilecek midir?”
Ve soruyu Selanik üzerinden genişletiyor:
“Selanik’te yok edilmiş bir Türk-İslam eseri için benzer bir proje geliştirilecek midir?”
Yaycı’ya göre kültürel miras hassasiyeti tek taraflı değil, karşılıklı olmalı.
“YUNAN ADALARINI KUSURSUZ GÖSTERMEK DE GERÇEKÇİ DEĞİL”
Son dönemde “Yunanistan daha ucuz, daha kaliteli, daha medeni” şeklindeki söylemlerin yaygınlaşmasını da değerlendiren Yaycı Paşa, Türkiye’nin kendi hatalarını görmezden gelmemesi gerektiğini özellikle vurguluyor.
Ancak karşı kıyının kusursuz bir turizm cenneti gibi sunulmasını da gerçekçi bulmuyor.
Çünkü turizm ona göre yalnızca para kazanma yöntemi değil.
Bir yumuşak güç aracı.
“İnsanlara sürekli karşı kıyının daha güzel, daha düzenli ve daha medeni olduğu düşüncesi verilirse zamanla ekonomik tercihlerin yanında psikolojik ve siyasi algılar da etkilenir.”
Fakat burada da önemli bir hukuki ve analitik sınır çiziyor:
Bunun bütünüyle merkezi bir “algı operasyonu” olduğunu delil olmadan söylemenin doğru olmayacağını belirtiyor.
Ancak ortaya çıkan sonucun Yunanistan’a ekonomik, siyasi ve psikolojik avantaj sağladığını ifade ediyor.
“VATANDAŞIN YUNANİSTAN’DA HARCADIĞI PARA DOĞRUDAN SİLAHA GİTMİYOR”
Belki de en çok tartışılacak başlıklardan biri bu.
Yaycı Paşa, Yunanistan’da yapılan her harcamanın doğrudan bir silaha veya askeri birliğe aktarıldığını söylemenin teknik olarak doğru olmayacağını açıkça belirtiyor.
Fakat devlet bütçesinin bir bütün olduğunu hatırlatıyor.
Turizm gelirleri; ekonomiyi, işletmeleri, vergi gelirlerini ve dolayısıyla devletin mali kapasitesini güçlendiriyor.
Türkiye’ye yakın bazı adaların uluslararası antlaşmalarla silahsızlandırılmış statüde bulunmasına rağmen Yunanistan tarafından silahlandırıldığı tartışmasına da dikkat çekiyor.
Bu nedenle “benim tatilimin stratejik bir sonucu yok” demenin doğru olmadığını düşünüyor.
Ancak çözümü yasaklarda görmüyor.
“Ben vatandaşımızın seyahat özgürlüğüne karşı değilim.”
Sonrasında ise çarpıcı bir hatırlatma yapıyor:
“Harcanan her kuruşun ekonomik, siyasi ve stratejik bir sonucu vardır.”
KAPIDA VİZE: “TÜRKİYE DAHA DENGELİ BİR DÜZENLEME TALEP ETMELİ”
Yaycı Paşa, Türk ve Yunan vatandaşlarının karşılıklı geçiş koşullarında da eşitsizlik olduğunu düşünüyor.
Yunan vatandaşlarının Türkiye’ye ulusal kimlik kartlarıyla girebildiğini, Türk vatandaşlarının ise Yunanistan’a pasaport ve vizeyle girmek zorunda olduğunu hatırlatıyor.
Kapıda vizenin gerçek anlamda vize serbestisi olmadığını belirten Yaycı; başvuru, belge, ücret, süre ve coğrafi sınırlamalar bulunduğuna dikkat çekiyor.
Bunun doğrudan uluslararası hukuk ihlali olarak tanımlanmasının teknik açıdan tartışmalı olduğunu da söylüyor.
Ancak siyasi ve diplomatik açıdan Türkiye aleyhine belirgin bir eşitsizlik olduğunu ifade ediyor.
BODRUM ESNAFINA DA AYNA TUTUYOR
Yaycı Paşa’nın değerlendirmelerinde dikkat çeken bir başka nokta ise eleştirinin yalnızca karşı kıyıya yönelmemesi.
Bodrum esnafının da kendi payına düşen özeleştiriyi yapması gerektiğini düşünüyor.
Kısa sezonda bütün yılın kazancını tek müşteriden çıkarmaya çalışmanın, fiyatların şeffaf olmamasının ve alınan ücretle verilen hizmet arasındaki farkın Bodrum’un marka değerine zarar verdiğini söylüyor.
Ancak bütün esnafı suçlamanın da doğru olmadığını özellikle belirtiyor.
Çünkü yüksek kira, enerji, personel, vergi ve tedarik maliyetleri dürüst çalışan işletmeleri de zorluyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca esnafın fiyat politikası değil.
Bütün maliyet yapısı.
Yerel yönetimin de temizlik, ulaşım, otopark, halk plajları, denetim ve fiyat şeffaflığı konusunda daha etkin olması gerektiğini savunuyor.
“YUNAN ADALARINA GİTMEYİN” DEMEK ÇÖZÜM DEĞİL
Peki çözüm ne?
Yaycı Paşa’nın reçetesi altı başlıkta toplanıyor:
Kıyılar vatandaşın erişimine açılmalı.
Altyapı gerçek nüfusa göre planlanmalı.
Bodrum’da çalışan Bodrum’da yaşayabilmeli.
Fiyat ve hizmet denetimi sağlanmalı.
Yerel üretici ve esnaf turizm gelirinden daha fazla pay almalı.
Belediye kaynaklarında öncelik kamu yararı olmalı.
Ve bütün bunların üzerinde tek bir yaklaşım var:
Vatandaşa “Yunan adalarına gitme” demek kolay. Asıl zor olan, vatandaşın kendi ülkesinde kalmak isteyeceği şartları yaratmak.
Yaycı Paşa’nın Bodrum için nihai cümlesi ise aslında bütün röportajın özeti:
“Bodrum önce Bodrumlunun, ardından bütün Türk Milletinin rahatlıkla ulaşabildiği ve yaşayabildiği bir kent olmalıdır.”
Çünkü mesele artık yalnızca turizm değil.
Bir kentin kime ait olduğu meselesi.
Ve belki de Bodrum’un önündeki en kritik soru şu:
Bodrum’u dünyaya pazarlarken Bodrumluyu kentte tutabilecek miyiz?
Çünkü deniz yetki alanlarını korumak kadar, milletin kendi denizine ulaşabilmesini sağlamak da Mavi Vatan’ın bir parçasıysa, Bodrum’da tartışmamız gereken konu yalnızca kaç turist geldiği değil;
kaç Bodrumlunun hâlâ Bodrum’da kalabildiğidir.
Bu keyifli Bodrum sohbeti ve ufuk açıcı değerli röportaj için Sayın Cihat Yaycı’ya okuyucularımız adına teşekkür ederiz.
Haydi selametle…