Ankara Güvenpark’taki Gaziler Kimler, Ne İstiyorlar? Hikâyeleri ve Talepleri

A+
A-

Ankara’nın göbeğinde, kaldırım taşlarının soğuğunda 40 gündür bir insanlık ve vefa dramı yaşanıyor. Birileri ısrarla gözünü kapatıyor, birileri kulaklarını tıkıyor; hatta kimileri işin kolayına kaçıp bu duruşa siyasi bir etiket yapıştırmaya, onu gündelik bir sokak protestosuymuş gibi önemsizleştirmeye çalışıyor.

Oysa orada ne bir siyasi ikbal arayışı var ne de gündelik polemiklerin sığlığı…

Üstelik birçoğumuzun gecesi gündüzü onlar oldu. Uyduruk polemiklere, suni gündemlere zaman ayıracak ne hâl ne takat kaldı bizde.

Bu mesele sağın, solun ya da partilerin çok ötesinde; doğrudan milli şuurun ve kamu vicdanının sınavıdır. Bugün evinde, sıcak yatağında huzurla uyuyan herkesin bilmesi gereken yalın bir gerçek var: O rahat uykular, kuş tüyü yatakların konforu değil; bir zamanlar o dağlarda, o pusularda senin yerine göğsünü mermiye siper eden o adamların sayesindedir. O insanlar bugün parkın zemininde, soğuk bankında yatarken, hiçbir şey yokmuş gibi uykulara dalmak bu millete yakışmaz, yakışamaz!

“Onlara sadece gazi deyip geçmeyin” diyerek seslerini duyurmaya çalışan bu insanları ve söylediklerini tek tek hatırlamak, vicdan borcumuzdur:

  • Mehmet Terzi (50): 1996 yılında Kuzey Irak’ta yaralandı. O, vatanı için canını dişine takarken sadece 21 yaşındaydı. Bugün terörle mücadelede er olarak görev yapan gazilere eşit özlük hakları verilmesi için Ankara’da sokakta sabahlıyor. Söylediği şu cümle, durumun vahametini özetliyor:
    “Dünyanın hiçbir yerinde şehit ailesi ve gazilerin parkta yatıp hak aradığını görmedim, duymadım. Biz asker doğduk, asker olarak öleceğiz.”
  • Gazi İbrahim Kalıpçı: 2007 yılında Diyarbakır’ın Lice ilçesindeki çatışmada yaralandı. 18 yıldır tekerlekli sandalyede yaşam mücadelesi veriyor. Bir bacağını o topraklarda bırakan Kalıpçı, polisle karşı karşıya getirilmenin sızısıyla yönetenlere sesleniyor:
    “Polisle gazi karşı karşıya gelir mi? Bizi bu duruma düşürenlere soruyorum; şu madalyanın ağırlığı kadar yürek yok mu sizde?”
  • Gazi Serdar Çelensu: 1993 yılında Şırnak’ın Cudi bölgesinde mayına basarak iki bacağını kaybetti. Afyon’dan kalkıp geldiği Ankara’da eylem sırasında dengesini kaybedip düştü, kolları çizildi. Türk milletine şöyle haykırıyor:
    “İstediğimiz sadece emsal haklarımız ve eşitlik. Biz devlete karşı gelmedik. Vatana ihanet etmedik. Hâlimize bakın, bize reva görülenlere bakın.”
  • Giresunlu Gazi: Mardin Kuyular’da teröristlerle yaşanan çatışmada vücuduna dokuz mermi aldı, kalbinde pil taşıyor. O hâliyle Giresun’dan Ankara’ya geldi; günlerdir parklarda, Bakanlık önünde aynı sorunun cevabını arıyor:
    “Biz bu ülke için bedel ödedik. Şimdi neden hakkımızı almak için günlerce beklemek zorundayız?”
  • Ataner Ersoy (53): Şırnak’ta görev yaparken mayına basarak bir bacağını kaybetti. Hakların rütbe üzerinden farklılaştırılmasına karşı çıkıyor ve kararlılığını şu sözlerle vurguluyor:
    “Vatan için dağlarda mücadele ettik. Pes ederiz diye düşünmesinler.”
  • Hasan Dalkıran (53): Bingöl’de PKK’nın roketatarlı saldırısında ağır yaralandı. Güvenpark’tan Bakanlık önüne uzanan bu mücadelede hissettiği o derin kırgınlığı tek bir cümleyle özetliyor:
    “Devlet baba dedik…”
  • Gazi Savaş Yücel: 1996’da Siirt’in Eruh ilçesinde mayına basarak ayağını kaybetti. Yaşananları “Biz Kınalı Bacaklar” ve “Kan Çiçekleri” kitaplarıyla tarihe not düşen Yücel, amacın tek bir şey olduğunu belirtiyor: Hukuk önünde tam bir eşitlik.

“Devlete karşı mısınız?” diye soranlar iyi baksın: Bu insanlar devlete karşı değil! Hükümetin onlara reva gördüklerine karşı… “Haklısınız” denip haklarının verilmemesine karşı. Üç yıldır bir türlü sıranın onlara gelmemesine karşı… Onlar, “Devlet Baba” dedikleri kurumun adaletine sesleniyorlar. Rütbesi ne olursa olsun, vatan için dökülen kanın ve kaybedilen uzvun eşit olduğunu haykırıyorlar.

Bir şehit anası Pakize Anne, gözyaşlarıyla kendi polisine derdini anlatmaya çalışıyorsa, orada durup düşünmek gerekir.

Sessizlik, bazen yapılan haksızlığa ortak olmaktır. Ses yükseltmekten korkmamak, sinmemek gerekir.

Milli şuur; bayramlarda süslü nutuklar atmak değil, al bayrak dalgalansın diye bedenini feda eden insanların hakkı çiğnenirken yanlarında durabilmektir.

Çünkü bir toplum, gazisine ve şehit ailesine sırtını döndüğü gün, asıl yetim ve öksüz kalan kendisi olur.

Haydi selametle…

Yazarın Diğer Yazıları