Kırık Aynalar

Bazı insanlar hayatı kırık aynalar gibi geçirirler.

Evet görüntü var ama net değil.
Kendimizi görüyoruz ama tamamını değil.

Bazıları diye başladım ama bu tamamen nazik olmaya çalışmamdan dolayı, yoksa çoğumuz böyleyiz.

Aynanın karşısına geçip kendimize bakıyoruz ama çoğu zaman gördüğümüz bize benzeyen başka biri gibi. Saç bizim, kafa bizim, göz, burun, kulak bizim ama bir şey eksik.

Ruh bizim değil sanki.

Hep başkalarının bizim için ne düşündüğünü önemsiyoruz değil mi? Erkek arkadaşınız, kız arkadaşınız, karınız, kocanız, arkadaşlarınız vs. vs… İlk sırada genellikle onlar yok mudur?

Ama bir defalık samimi olalım. Zor biliyorum ama bu defa deneyelim en azından.

Kendimizi başkalarına sevdirmeye çalışırken gösterdiğimiz çabayı hiç kendimize gösterdik mi?

Kaçımız kendimizi kendimize sevdirmeye çalıştık?
Kaçımız bunu denedik?

Saça başa jöle sürmekten, birkaç kilo boyayı yüze göze sıvamaktan bahsetmiyorum elbette.

Hadi bir soruyla hem konuyu biraz daha açayım hem de samimiyetin sınırlarını biraz daha zorlayalım:

Sevdiğiniz insanların gözünden mi düşmek istersiniz, yoksa kendi gözünüzden mi?

Tamam, çoğumuzun yüzü kızardı çünkü gerçeği biliyoruz, farkındayım. Daha fazla durumu zorlaştırmadan devam edeyim.

Başkalarının gözünden düşmek ciddi bir sorun değildir aslında, hatta bırakın sorunu, önemli bile değildir. Ama bir insanın kendi gözünden düşmesi çok ciddi bir sorundur.

Bu, dünyanın en yüksek tepesinden düşmekten beterdir.

Küçüklüğümüzde belirli bir şekilde davrandığımızda bize gösterilen şefkat ve sevgi, ileride çok büyük kişilik problemlerimize neden oluyor. Çünkü beyin bunu bir ödül olarak kabul ediyor.

Elbette her problemde olduğu gibi buradaki problem de çocukluktan kalmadır.

Bu durum sonraki yaşlarda da böyle davranmamıza neden oluyor. Yıllarca uyum sağlamak adına her türlü saçmalığa bu yüzden katlanıyoruz. İnsanların bizi sevip sevmemesini de bu yüzden çok önemsiyoruz.

Sanıyoruz ki biz uyum sağlarsak, onların sözünü dinlersek, her dediklerini yaparsak bizi daha çok sevecekler. Bize daha çok önem verecekler.

Çocukluğumuzda bu belki işe yaramıştır ama unuttuğumuz birkaç nokta var:

Biz artık çocuk değiliz ve kimse de bizim annemiz, babamız değil. Hiç kimse onlar gibi koşulsuz sevmeyecek bizi.

Nefesimize en yakın olanlar bile hep bizim kusurlarımızı arar dururlar ve ilk bulduklarında da anne babamız gibi olmadıklarını, onlar gibi bizi sevmediklerini çok acı bir şekilde öğretirler bize.

Bu yüzden başkalarını memnun etmeyi en acil şekilde bırakmamız gerekiyor.

Bu, ikinci en acil eylem planımız olmalı.

Başkalarını memnun etmeye çalışan istisnasız herkes kendine ihanet eder çünkü.

Zamanında kendine ihanet eden biri olarak bunu çok iyi biliyorum.

Başkalarının bizim hakkımızda ne düşündükleri değil, bizim kendimiz hakkında ne düşündüğümüz önemli olmalı.

Biz ne yapıyoruz peki?

En son önemsediğimiz insan genellikle hep kendimiz oluyoruz. Hiç tanımadığımız bir insanı bile hayatımızın en arka sırasından alıp en ön sırasına koyuyoruz; hatta kendimizin önüne bile.

Sonra tabii ki ve doğal olarak bu defa kendimizi en arka sıralara atıyoruz.

Biz kendimize böyle yaparsak başkaları neler yapmaz ki bize?

Çağın en büyük sorunlarından biri de şudur:

Hep birileri bizi tanısınlar, sevsinler diye bir çaba içindeyiz. Farkındayız ya da değiliz bilemem ama bu devasa saçmalığın içinde çoğumuz varız. Çocuğundan ergenine, gencinden yaşlısına her yaş grubunda bu sorun çok net bir şekilde görülebiliyor.

Herkes bir sevimli, şirin olma telaşında.

Oysa kendimizi sevdirmeye çalıştığımız insanların çoğu, hatta hepsi, kendilerini bile daha tanımıyorlar; kendilerini bile sevmiyorlar. Sizi, bizi nasıl tanıyıp sevecekler?

Bunun adına zincire bağlı yaşamak denir.

Oysa gerçek özgürlükte kimseye karşı kendinizi, özünüzü savunmak zorunda kalmazsınız. Kendinizi tanıtmakla da açıklama yapmakla da uğraşmazsınız.

Eğer kendinizi tanıtmak, kabul ettirmek, savunmak zorunda kalıyorsanız kesinlikle özgür biri değilsiniz.

Karşınızda o an kim veya kimler varsa, sizin nefesinize en yakın insanlar bile olmuş olsalar, onlar aslında size en uzak insanlardır. Bir araya asla gelmemesi gereken ama bir şekilde talihsiz bir evren karması yüzünden bir araya gelmiş, birbiriniz için yanlış insanlarsınız.

Derin anlamlar yüklemeyin.
Kendinizi kandırmayı da bırakın.

Ya onları en uzak bir yere bırakıp arkanıza bakmadan gidin ya da kendinizi onlardan en uzak bir yere götürün.

Hangisini tercih ediyorsanız artık…

Başkasının onayı, alkışı, sevgisi ve aşkı gerçek bir yiyecek değildir. Böyle şeyler uzun vadede asla bir insanın ruhunu beslemez.

Kendi ruhumuzu kendi içimizde beslememiz gerekir.

Eğer dışarıdan beslenmeyi seçersek muz bekleyen maymundan bir farkımız kalmaz.

Diğer çok ciddi bir sorunumuz daha var:

Çoğu insan, hatta insanlığın tamamına çok yakını, geçmiş ile “Yarın ne olacak?” kavgası arasına sıkışmış durumda.

Bu yüzden çoğu insan, yasaların belirlediği bir suçu işlemediği hâlde kendi elleriyle inşa ettiği hapishanelerde yaşar. Yarına dair bugünden başlayan ve belki de asla gerçekleşmeyecek endişeler yüzünden hayatı kendilerine cehennem ederler.

İşin en tuhaf yanı da o endişelerin asla gerçekleşmeyecek olması.

Yani olmayan bir şey için olacakmış gibi hissetmek ve davranmak, sadece insanoğluna özgü bir aptallık biçimidir.

Hiçbir hayvanda bu yoktur.

Hayvanlardan daha zeki olduğumuz kısmına pek katılmıyorum. Bu bence tekrar araştırılmalı.

Bu ağır oldu biraz biliyorum ama özür dilemeden devam edeceğim. Çünkü okumaya devam ederseniz bana hak vereceğinizi düşünüyorum.

Kendinizden çok başkalarını sever, onlara kendinizden fazla değer verirseniz bu kanunen belki suç teşkil etmez ama kendinize karşı işleyebileceğiniz en ağır suçtur.

Cezasını adliye koridorları, hâkimler veya savcılar değil; bizzat kendinizden çok sevdikleriniz, kendinizden daha fazla değer verdikleriniz verir.

Sonra kendinize bir hapishane inşa edersiniz. Aklınız başınıza gelene, ruhunuz ve öz saygınız ıslah olana kadar orada kalırsınız.

Ben içeride yatan çok insan tanımam ama dışarıda, yani kendi içinde inşa ettiği cezaevinde yatan çok insan tanıyorum.

Benim de üç-dört yıl yatmışlığım var kendi inşa ettiğim hapishanede.
Eski bir hükümlüyüm yani.

Gerçek hapishaneler neresi, orası da tekrar düşünülmeli sanki.

Gelelim geçen yazı dizimde kaldığımız yere:

Derin, anlamlı ve amaçlı bir değişim asla dışarıdan gerçekleşmez. Sadece içeriden gerçekleşir.

Sürekli başkalarını dinlersek asla kendimizi ve hayatımızı değiştiremeyiz.

Madem taşıdığımız kulaklar bizim, onlara en yakın olan biziz; o zaman önce kendi sesimizi duymamız gerekiyor. Yine sadece kendi sesimizi ciddiye almayı öğrenmeliyiz.

Gerisi çoğu zaman anlamsız bir gürültüden ibarettir çünkü.

Görüldüğü gibi:

Bir insanın en büyük düşmanı kendisidir.

Aslında kimse bize bir şey yapmıyor. Ne yapıyorsak biz kendimize yapıyoruz.

En son kim size ne yaptı?

Lütfen düşünün…

İşin içinde kendiniz olduğuna kalıbımı basarım.

Bu yüzden bırakalım başkalarını.

Bizim dışımızda herkes masum aslında. Varsa kusurlu, hatalı, suçlu, o da biziz.

Bu yüzden:

Kendimizi başkalarından, hatta düşmanlarımızdan önce bile kendimizden koruyalım…

Bir sonraki yüzleşmede görüşmek üzere…

Yazarın Diğer Yazıları